Bu ülke insanlarında oluşturulan ruh hallerini bilmesem/farkında olmasam diyeceğim şudur: Camiler şehri İstanbulumuzu bir “suç şehri” gibi göstermeye ve bir “suç şehri” yapmaya çalışanların gayretlerinin/eylemlerinin doruk noktasıdır bu; tv kanallarına yansıyan şehir eşkıyalarının “polis” etiketi altındaki icraatları..
Lakin bir “komplo” değildi, insan tüylerini diken diken eden görüntüler.
Bu şehrin üzerine titrediğine inandığımız Emniyet Müdürümüz diyor ki: “Kimlik sorun! Her polis yelekli, polis ışıklı polis değildir.”
Kimin polis olduğunu ya da olmadığını bulmak bu şehrin sivil insanlarına mı düşer? Sorusundan önce Sayın Cerrah’ın şu acıyı fark etmesini isterdik: Polis basarsa böyle basar! Polis bir eğlence yerinden bir kadını götürmek isterse böyle götürür, düşüncesinin olaya şahit her kafadaki hakimiyeti…
İçi “erkek” dolu bir eğlence yerindeki bir kadın, karikatüristlerin ilk çağı anlatırken çizdikleri saçından sürüklenme işkencesine tabi tutulurken “sessiz” olabiliyorsa/kalabiliyorsa, bu polis sanmadan mı kaynaklanır, yoksa polistir ne yapsa yeridir’e bütün akıllarıyla ve geçmişleriyle inanmış olmalarından mı?
Rahatsızlık veyahut hastalık buradadır. Kimlik sorsan ne olur, sormasan ne olur?Üzerlerine polis yeleği giyenler bir de kimlik uydursalardı, ki sorulmadığı için uydurmadıklarını bilmiyoruz; prosedür yerine mi gelmiş olacaktı?
Mağdur kadın ancak ertesi gün, eşkıyanın elinden kaçtıktan sonra şikayetçi oluyor ve olay ortaya çıkıyor! İnsan hafsalasının alamayacağı bir durum bu.
O “mekan”da eğlenen “erkek”lerimizin hepsinin polis yetki ve selahiyetlerini bilmediklerini, hemen aranacak, şikayet edilecek ve yardım istenecek “yasal” kurumları bilmediklerini kim iddia edebilir bu ülkede? Çifter çifter taşıdıkları cep telefonları sadece sevgililer ile mesajlaşmak için mi?
“Mekan sahibi”nin korkusu da sorgulanmalı. Emniyetle veya polisle ilişkisinin boyutlarını bilmiyor olamaz! Sessiz kalması, itiraz etmemesi, ihbar etmemesi, çalışanları ile birlikte direnmemesi hiç “kuşku” düşürmüyor mu normal akıllara?
Bu ülke polisinin, bu ülke insanlarının kafasındaki yanlışlığı düzeltmesi ve emekleriyle/görev aşklarıyla hakettikleri yeri alma çalışmalarını yaparak kısa sürede “netice” almaları, almak istemeleri birinci sıradaki “acil görev”leri olmalıdır diyerek, 80 ihtilalinin hemen sonrasında yaşadığım ve hâlâ üzüldüğüm bir olayı anlatmak istiyorum. Ki o zihniyet ve o polisler çoktan emekli olmuş, olmalılar.
81 yılının Nisan ya da Mayıs ayı. Bir kandil günü, Cerrahpaşa Camii’ne yatsı sonrası dalan sivil şahıslar, duanın uzatılmasına (!) kızıyorlar ve bağırıyorlar: “Boşaltın ulan burayı!”
Girişte elinde tepsi ile bekleyen nane şekerli vatandaşımızın itelenmesine ve şekerlerinin saçılmasına o gün benim ve cemaatin tepkisi sessizce ağlayarak oradan uzaklaşmaktı. Çünkü o günler “ihtilâl” günleri idi.
Eşkiyanın suçunu “polis” ya da başka kamu görevlisi üzerinden işlemesini hazmetmiyorum!
Bir yanıt bırakın