Bir gazeteci soruyor, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a.
“Öcalan’a özgürlük söz konusu olabilir mi bu ülkede?”
Cevaba, AKP Genel Başkanı olarak başlıyor Sayın Erdoğan.
“Bunu AK Parti olarak bize soruyorsanız, öyle bir şey olamaz! Ama şu anda Ana Muhalefete sorarsanız, Ana Muhalefet olabileceğini zaten açıkladı.
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın, Öcalan ile ilgili bir sorunun ancak iki muhatabı olacağını vurgulaması ve ittifakçısı MHP ve diğer muhalefet partilerini anmaması, merhum Özal’dan miras “İki buçuk partili Meclis” özlemine mi dayanıyordu, yoksa ortağı MHP’ni, güzergahı belli “Öcalan gelsin, konuşsun” yolculuğuna mı hazırlıyordu?
Çözüm bir.
“Hem terörist başıyla ilgili açıkladılar, hem de Selo ile ilgili açıkladılar. Bizim kitabımızda böyle bir şey yok.”
Türk siyasetinde “Sülo, Eco” gibi yakıştırılmış sıfatlar vardı. Lakin parti başkanları veya Başbakanlar içinde bu sıfatların geçtiği cümleleri kullanmamışlardı.
Sayın Erdoğan’ın “Selo” diyerek, terörist başı tanımlı Apo’nun konumunu ayırması, bir diplomatik atak ise, “Bizim kitabımızda böyle bir şey yok” vurgusuyla da ittifak ortağı MHP’ne görev biçmiş olabilir.
Çözüm iki.
Röportaj görevi verilmiş gazetecinin sorusunu, “Ama şu anda ana muhalefete sorarsanız” ikazıyla, orada olmayan ve fakat yapıldığı hatırlatılan ana muhalefetin açıklamasına dikkatleri yönelten Sayın Erdoğan, futbol bilgisiyle söylersek, hem dar alanda topu tutmuş, hem de ittifakçısı MHP’ne bir nevi yolluk tedarik etmiş oluyor.
Çözüm üç.
Öcalan’a özgürlük söz konusu olduğunda, iktidardaki AKP’nin, ana muhalefet partisi CHP’nin tezini (iki yıl önce söylediği iddiasıyla) sahiplenmesi ve ittifakçısı MHP’ne, onların istediğini sen de isteyebilirsin teşviki miydi, ‘’ Muhalefetin varlığı önemlidir’’ derken, merhum Demirel’in kastı?
Sorulu çözüm dört.
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın ilgili röportajdaki son cümlesini de okuyalım.
“Yani bunca insanı öldüreceksin, bunca insanın kanına gireceksin; ondan sonra da bana özgürlük diyeceksin.”
Öldüren, kana giren terörist başı.
Özgürlük isteyen kim?
“Apo gelsin, konuşsun” diyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli.
Beşinci çözüm, bir düğümdür.

BİZ BURADAYIZ, BİZİMKİLER NEREDE?
“12,500 lira alan, hele hele üstüne bir de ev kirası veren bir insanın ruhsal durumunu düşünebiliyor musunuz? Yaşayan bir ölüdür o. Sabahleyin kahvaltıda zeytini göremez, peyniri göremez, kaymağı balı göremez. Ben ondan dolayı mutsuzum. Bireysel mutluluk bir şey getirmiyor. Toplumsal mutluluktur önemli olan.
Ben bir kilo kıyma yiyorsam, komşum da en azından 250 gram yesin ve bana imrenmesin.
Biz hayatımız boyunca bunların mücadelesini verdik. Bütün şarkılarımda ezilen insanların yanında oldum; şarkılarımı onlara söyledim. Emek en yüce değerdir. Emekçi eli öpülesi insandır. Biz öyle bir toplum idik ki, düşeni elimizi uzatıp kaldıran bir toplumduk. Şimdi düşene tekme veren bir toplum olduk.”
Sosyal medya paylaşımı bu satırlar birkaç gün önce vefat eden, ünlü sanatçılarımızdan Edip Akbayram’ın kendisini ve ülkesini anlattığı bir konuşmasıdır. Rahmet diliyoruz.
Onunla aynı yaşları aynı caddede ve fakat sonra ayrı sokaklarda yürümüş, kavşaklarda karşılaşmış, uzaktan bakışmış bir başka sanatçımızın, tiyatrocu Ulvi Alacakaptan’ın, merhum Akbayram’ın ardından yazdığı ve yine sosyal medyada paylaşılan helalleşme muhtevalı hesaplaşma notundan da haberimiz oldu.
“AKP Üsküdar Belediyesi’nin ilk ‘Katibim Şenliği’ydi, ben de sahneye çıkacaktım.
Programın ağır topu Edip Akbayram ‘O adamla aynı sahneye çıkmam’ deyince, ben şenlik dışında bırakıldım.
Edip’e hakkım helal olsun. Ancak bizimkilere asla.”
Tarihe izahat olarak kaydedilen her iki paylaşımın sosyal ve siyasi kasıtlarını, kırk yaş altı gençliğimizin, adı anılan sanatçılarla akran sayılan insanlarımızdan daha hafif, daha yüzeysel, daha acıtmasız düşüneceklerini ve “Hafif meşrep kanto usulü” değerlendireceklerini de bilip üzülmemize rağmen, bugün yok edilmişliklere tam örnek olacak bir çağrışımı yazmaya mecbur olduk; sevgili Alacakaptan, birinci çoğul şahıs zamiriyle bir anı yazınca.
“Bizimkiler!”
İlkokul sıralarında okuduğumuz bir hikayeden, her yaşımda hasretimi artıran ve rahmetli Erbakan Hoca’mızı ilk dinlediğim 69’da, (hasretimin) adını öğrendiğim bir kelimeydi: Bizimkiler!
Ömer Seyfettin’in “Forsa” hikayesindeki çift söylenişi seviyordum:
“Bizimkiler! Bizimkiler!”
“Denizin gökle birleştiği yere baktı. Evet, mutlaka geleceklerdi. Buna o kadar emindi ki…
– Kırk sene görülen bir rüya yalan olamaz!”
“Al bayrağı uzaktan tanıdı.”
“- Bizimkiler! Bizimkiler!
Diye bağırarak uyandı.’’
Kırk yıl anlatılan bir dava, kırk yıl kurulan bir hayal bir hasret diye düşünmenin hiç mahzuru yok bugün.
( Kıbrıs’a çıkartma yaptığımız haberini öğrendiğimde “Bizimkiler, Bizimkiler!” haykırışımla inletmiştim yurt koridorunu.)
Zamanın tanıklarından Ulvi Alacakaptan’ın bugün “Bizim(mi?)kilere asla!” demesi yazdırdı bize bu yazımızı.
‘’YOK’’LAMACILARA ‘’VAR’’SAYDIKLARIMIZ CEVABI
‘’Eski Türkiye yok!’’ iddiasındaki Cumhur İttifakı sözcülerinin tezlerini güçlendiren Mehmet Şevket Eygi imzalı iki yazıdan iki parçayı aldık buraya.
İlk iktibasımız bir Adliye haberi.
“Bir Hâkim Emekli Oldu
Çok devrimci hâkim sayın Talib Güran da nihayet emekliye ayrıldı. Kendisi İstanbul 5’inci Ağır Ceza Mahkeme Reisi idi. 163’üncü madde mevzuundaki sert icraatı ile tanınmıştı. Bugün Gazetesi sahibi Mehmed Şevket Eygi’yi iki celsede iki sene ağır hapse ve 1 sene Çanakkale’de sürgün kalmaya mahkûm etmesiyle tanınan Talip Güran, 1959’da da Necip Fazıl’ı tevkif ettirmesiyle dikkatleri üzerine çekmişti.
25 Mart 1977 tarihli yazısı ise rahmetli Eygi ağabeyin, ‘’Kardeşlerime’’ başlığında ikaz ve öğütler içermekte.
Yeni Türkiye’de olmayanlara misal olsun istedik.
“Bir gün gelecek gerçekleri anlayacaksınız. Bir gün gelecek kimlerin din düşmanlarıyla birleşip İslâm davasına zarar verdiklerini ayan beyan göreceksiniz.
Bir gün gelecek bu din için kimin gönüllü çalıştığını, kimin de parayla tutulmuş kiralık, ücretli asker olduğunu anlayacaksınız.
Bir gün gelecek bir yandan “Dava dava!..” diye yırtınan, öte yandan deveyi hamuduyla yutanların kimler olduğunu anlayacaksınız.
Bir gün gelecek bu davanın ancak ve ancak ihlâslı hizmetlerle ilerleyebileceğini, ihlâsın olmadığı yerde iğrenç bir istismar bulunduğunu göreceksiniz.
Bir gün gelecek din hizmeti ile din istihdamı arasındaki korkunç farkı idrak edeceksiniz.
Bir gün gelecek dillerinizle ve kalemlerinizle bize yaptığınız haksızlığı anlıyacak ve üzüleceksiniz.
Bir yanıt bırakın