“1948 yılına kadar ‘İsrail’ diye bir şey bilinmezdi.
Şu anda işgalcilerin nüfusu dokuz buçuk milyon civarında imiş.
Avrupa devletleri, Amerika ve İngiltere hem Siyonistleri ülkelerinden sürmek hem de Müslümanların başına bir bela sarmak için gemilerle getirip, Filistin sahillerine döküp kaçmışlar.
Onlar da deniz kenarına yakın evlerin sahiplerini öldürüp içine yerleşmişler.
Olmaz öyle şey demeyin, Gazze’yi işgallerinde, onları Filistin’e getirip damperli arabadan küllük döker gibi sahile Siyonistleri döküp kaçan devletler, şu iki sene içinde üç milyona yakın Gazzeli Müslümanların evlerinde otururken evlerini başlarına yıkan, on yedi bini çocuk olmak üzere elli bine yakın Müslüman öldüren ve hepsini sınıra kadar kovan, aç ve susuzluktan öldürmeye mahkûm eden Siyonistlerin arkasında yine aynı devletler var.
Ve şimdi de hepsini Gazze’den çıkarıp yerine başkalarını getireceğini
ABD Başkanı çok açık ifadelerle basının önünde dünyaya mafya lideri edasıyla kustu.” (11.02.2024)
Bugünkü nüfusumuzun beşte biri kadar T.C. vatandaşının yaşadığı 1941 yılında yayımlanan ve sayıları birden fazla olan mizah dergilerinden Akbaba’nın, yukarıya aldığımız Mahmut Toptaş yazısıyla alakalandıracağımız karikatürüne gözleriniz değmeden önce, mizah üstüne birkaç kelam etmek isteriz.
Mizah üretmek, karikatür çizmek, neden beş kat artanların gençliğinin sorunu değil, hevesi değil, işi değil?
Üniversite sayıları da çoğalmış, lakin kalemler azalmış. Telefonlar yapışmış ellere.
Batı’nın Yahudi özneli fıkralarından adapte, zekası sınırlı Temel nükteleriyle oyalanarak kaybedilen nesillerden sonra dahi hâlâ yok; onlarca TV kanalında seyre tahammüllü bir mizah programı. Ne mukallitlerimiz var, ne de bir meddahımız.
Ekranlı medyamızda, yaşanılan günün kayda alındığı iki cümlelik esprileri dahi yazamıyorsa eli telefonlu çocuklarımız, Nasreddin Hoca’mızla övünmeye devam edeceğiz demektir.
Geçen haftaki “Alev Alatlı’yı anarken” başlıklı yazımızda iktidar taraftarlarının övünç ve gururla paylaştıkları ve fakat bu ülkenin her hanesinde misafir uğurlanırken yaşanan bir davranışı, başka bir zamanda, başka bir siyasiye mal ederek anlatacağız. Zira dilimize gelen esprinin ağırlığının taşınmasını isteriz.
Diyelim ki merhum Ecevit Başbakan olduğu günlerde, konuğunu uğurlarken, ayakkabılarını ters çevirmiş ve bu hali olmaz ama solcu yazarlarca tevazu örneği gibi sunulmuş olsun.
İlk hareket merhum Rauf Tamer’den gelirdi. Şöyle bir cümle düşerdi Tercüman’daki köşesine.
Ayakkabıyı ters çevirdiğini yazıyorlar da, ülkeyi ters çevirmesi umurlarında değil.

1941 Nisan’ında 378’inci sayısına varmış 10 kuruş fiyatlı akbaba mizah mecmuasında yayımlanmış bu karikatür Orhan Ural imzalı.
Biri para sayarken, birinin denizi kirlettiği, birinin muhatabının isteksizliğine rağmen Tevrat okuduğu, aralarında “Punk” kafalıların da olduğu karikatür insanlarına baktıktan sonra, alt yazıları okuyunuz. Baş rolde yine Amerika var.
“Amerika Filistin’in yalnız Yahudi vatanı olmasını istiyormuş.”
Bu yedi kelime rastgele dizilmiş olamaz. “Yalnız” kelimesine de dikkat.
1948’de İsrail’i ilk tanıyacaklara, “Milli Şef”ciliğin en koyu olduğu yılların birinden böyle seslenmek, cesaret yüklü bir ikaz, bir uyarı değil midir?
Filistin, Yahudi vatanı değil. Amerika, olsun istiyor. Hem de Filistinlilersiz…
“E, orada birbirimizi mi kazıklayacağız be!?.”
İşgale gönderilen Yahudiler kendilerini anlatıyorlar. Karikatürcü, öldürmek eylemini, kazıklamak fiiliyle kamufle etmiş.
Söylemedi ise, karakterine uygun üretilmiş bir iddiası vardı o Milli Şef yönetiminin. Ankara Valisi Tandoğan etiketiyle yayılmıştı.
“Bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz!”
Benzeştirerek şöyle bir cümle kurmak istiyorum, gençliğimize kıyamasam da.
Mizahı, gülmeye hasret yöneticilerden bekliyorlar. Mizah yapılacaksa onlar yapar diyorlar.
Buraya geldik.
“Gençliğim Eyvah” türküsünü yakmış bir milletiz!
AİLELER DAĞILDI YILI KALDI ÜNİVERSİTELER YIĞILDI KALDI
Yanaşık düzen TV kanallarından birinin (Habertürk) sitesinden haberlerini okuyarak aydınlanmak, dünya ile yeni bir hatta irtibat kurmak istedim.
İlk haber Cumhur İttifakı’nın 2025 yılı tanımıyla alakalı: “Babasını sırtından bıçakladı, katil evlat!”
İktidarın ilan ettiği aile yılında, düzenden memnun bir haber sitesi, bir aile faciasını duyururken, neden bir muhalif parti liderinin seçim sonrası beyanındaki, “Sırtımdan bıçaklandım!” izahını ve ifşasını çağrıştırmayı tercih etmiştir?
Bahis mevzuu TV sitesinin haber başlığına özellikle yazdıkları hissini veren “Katil evlat!” isyanları, o siyasiyi bıçaklayana sessiz kalmalarının psikolojik rahatlaması olsa gerek.
“Kör bir bıçak, evin içinde çok keskindir” anlamındaki bir Kürtçe deyimi (Kereke lal di male de pir tüje!) doğrulayan bu olay, başka iktidarlar zamanlarında olsaydı, şöyle yazılırdı.
“Baba-Oğul arasında yaşanan tartışma, bıçakla yaralanan babanın ölümüyle neticelendi.”
İlgili sitenin haberindeki otopsi raporu ayrıntısı olmasa da acıyı hissederdi okuyan.
İkinci haberimiz, yine Cumhur İttifakı’nın Aile Yılı’nın kapsama alanından: “İzmir’de dehşet! Bebeğini denize attı!”
Korkunç bir durum karşısında hissedilen duygu, manasındaki dehşet kelimesinin kullanılması, iktidarın icraatlarını da çağrıştırsın vazife şinaslığından kaynaklansa gerek.
“Bir bebek denize düşürüldü” veya “Denize düşürülen bir bebek” anlatımıyla ya geçerse bu haber adli kayıtlara…
Mevcut iktidarın, ilanlı aile yılında aile hallerinin -yeni kelimelerle yazarsak- saptandığı iki haberinden sonra yazılan üçüncü sıradaki haberdir, bizim üzerinde durmak istediğimiz konu.
“İlk 1000’de 11 üniversitemiz var.”
“Dünyanın en iyi 3 bin üniversitesi sıralamasında, ilk 1000’e Türkiye’den 11 üniversite girdi. Sıralamada, 11 üniversite de 501-1000 aralığında yer aldı.”
Haber bu!
İlk 1000, 11 üniversite ve girmek fiiliyle kurulan cümlenin hedefi, büyük başarıyı duyurmak, ya da başarının büyüklüğünü okutmak.
“Sıralamada, 11 üniversite de 501-1000 aralığında yer aldı” cümlesini okuyanların aklına, ilk 500’de her vilayete açmakla övünülen üniversitelerimizden neden yok, sorusunun hüznü düşmez.
Halbuki, bir önceki yılda, 2024’te YÖK’ün açıklaması şöyle yazılmıştı gazete sayfalarına ve görsel alanlara:
“2024 dünya üniversiteleri sıralamasına göre, Türk üniversitelerinden ilk 500’e giren üniversite sayısı 1’den 3’e, ilk 1000’e giren üniversite sayısı 8’den 10’a yükseldi.”
İlk 500’den düşen ya da kaybolan 3 üniversiteden bahsetmeden, ilk 1000’deki 10 sayısının 1 artması, iktidar yanlısı bir haber sitesinde böyle yazılmıştır.
Ey dünya üniversiteleri…
Duyun sesimizi!
ÇARIKLILARIN KURDUĞU VATANDA
“Camide ayakkabılarınızın kaybolması küçük musibettir.
Asıl büyük musibet ayakkabılarınızın camide hiç görünmemesidir.”
Kim kurmuştur bu cümleyi, kimin öğüdüdür bilmem.
Mahalle camimizin girişine, son cemaat mahallinin arka duvarına tutturulmuş bir levhada yazıyordu.
Camide ayakkabıların kaybolması ne demek?
Camilerimiz, ayakkabıların kaybolduğu bir yer midir? Yoksa anlatılmak istenen, ülkemizin ekonomik durumunun camilerdeki bir yansıması mıdır?
Medyada son paylaşılan, seçilmiş ve atanmış ve donanımları tam iktidar partililerin, bir cami açılışının kurdelesini keserken, aralarına aldıkları yalın ayaklı çocukların fotoğrafı değil örneğimiz. Askılardaki ekmekle büyüyen nesildir onlar. Evlerde, sokaklarda, okullarda ve cami açılışlarında görünürler.
“Camide ayakkabıların görünmemesi…”
Fırtına demeyelim ama insanın içinde ters esen rüzgarlara sebep, kilitli dolaplar değil biliyorum, o fiilin kastettiği. Bir TV kanalında konuşturulan, ülkesine çok yararlı bir iş insanının yaşadığı tatmin olmuşluğu nakledebilirsek, mesele anlaşılacaktır.
Yararlı iş insanı konuşuyor: Beş yıldızlı otellerden birindeki bir iftar davetinde, otelin mescidine vardığımda gördüğüm manzara şuydu: Sıralı ayakkabıların hepsi marka idi. İşte o gün, o insanların çağ atladığına inandım.
Ben de o çok yararlı iş insanına inandım. Çünkü çarıkla çağ atlanmaz, ancak vatan kurtarılırdı.
Başa bakan dostlar milleti biz idik. Ayakkabıları konuşur olduk.
Söz buraya gelmişken, Büyük Gazete’sine yazdığım, Millî Gazete’de birlikte çalıştığım, saydığım, sevdiğim ve özlediğim ağabeylerimden rahmetli Mehmet Şevket Eygi’nin, cami girişlerine asılan, ayakkabılarınızı böyle tutun, levhalarına çok kızdığını birkaç yazısına aksettirdiğini okuduğumuzu da belirtelim.

Bir yanıt bırakın