Biz kimleriz? Altaylardan gelen erleriz! Ne diye gelmiştik, nerede duruyoruz?

SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN?

Okumaların kağıt yüzeylerden yapıldığı geçen yüzyılda, okuyucu meraklarını gidermek ve bilgilendirmek maksatlı ve fakat ticari amaçla yazılmış “Kim kimdir” ansiklopedileri vardı.

Oradan okunan Dirse han oğlu Boğaç han’ın olağan sayılan kimlik bilgilerinin yanında, hayrete düşüren siyasi hüviyetlerin kütük kayıtları da olurdu. Sayın Bahçeli’nin, Süleyman Soylu’yu soylu saymasına orada rastlayanlar, çifte kavrulmuş soyluluk hakkında da malumat sahibi olurdu mesela.

“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”

Az tanındıkları sokaklarda güç gösterisine meraklı ergen çocukların ağzına yakışan bu soru cümlesini ya duyduk, ya biz de kurduk.

Kim olduğunun bilinmesiyle yetinmeyen insanların, kim olduklarının daha fazlasını açıklamaya, kendilerini görevli kılmaları da hayatın normallerindendir.

+++

Ömer Lütfi Akad’ın “Göç üçlemesi” filmlerinden Gelin’de, örneğimiz olacak güzel bir replik vardı.

Gecekondu semtindeki mahalle bakkallığıyla yetinmek istemeyen aile reisi, (Ali Şen) Yozgat’ta kalmış kimliğinde toparlamaya, bir arada tutmaya çalışır horantasını.

“Yozgat çarşısında kime sorsan gösterirlerdi, Sorgunlu Hacı İlyas’ı.”

+++

Kimliğini öne çıkararak kabul sağlamak ya da baskı kurmak amacındaki politikacılar da tanımıştır insanımız.

Geçtiğimiz günlerde 100.üncü doğum günü dolayısıyla anılan, her gönderildiğinde tekrar gelmesiyle ünlenen merhum Demirel’in “Ben bu ülkede 41 yaşımda başbakan oldum” anlatımı, hem tecrübesine hem Türkiye’ye minnetine yorulurdu.

Merhum Demirel’in, 41 yaşında başbakan olmak gururlanmasını, idamlar ve DP’lilere özel yasak dolayısıyla o “Kaht-ı rical” günlerinde, “Su Müdürü” sıfatlı bir bürokrat lider yapılmış ve “Bugünkü ciğer, yarınki etten iyidir” tercihlilerin tatmini sağlanmıştır, şeklinde izah eden bir görüş de vardır.

+++

Sipariş partilerden ANAP’ın ucuz iktidarında yüksek ücretli bir reklamcının bir politikacı tanıtımı ise, mizahın da mizahı sayılmıştır.

Gaziantep meydanında, otobüs üstündeki kürsü mikrofonundan, sonraları Mesut Yılmaz’ı pazarlayacakların engel gördükleri bir yerli politikacıyı anons eden reklamcı Zenger, kafiyeli bir takdim yapmıştı.

“Otobüsümüz man dizel,

Adayımız Hasan Celal Güzel!”

+++

“Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz* demiş Ataullah İskenderi. Fazlalığını biliyorsa kişi, irfanı var sayılmayacak mı?

Bu suale cevap ararken karşımıza çıkan fıkra, ilahiyat fakültesinde üretilmiş ve elli yıl önceki bir tarihte kulağımıza ulaşmıştı.

Kaynak kişimiz yahut Muzaffer Sarısözen misali derleyicimiz, rahmetli Ahmet Davutoğlu üstadın, “Hayrettin, senin bu okulda hoca olacağını bilseydim, açılmasını istemezdim” işaretini koyduğu akademisyenin öğrencilerinden şair, yazar bir arkadaşımızdı.

Bir ilahiyat görevlisi, muhtemelen bir vaiz, yöneltilen bir soru üzerine alim sıfatına hak kazanmışlardan bahseder. Geçmişte iki kişi vardı der. Biri Arabacı Muhittin, diğeri de Buğdaycı Cüneyd. Bu isimlere ilave edeceğiniz üçüncü zatı muhterem ise günümüzde yaşayan ve şu anda karşınızda duran bu fakirdir.

+++

Bir vak’anın anlatılması iddiasıyla üretilmiş, bu fıkradan sonra, seviyemiz yükselsin ve örneğimiz bir Osmanlı padişahı olsun. Ben kendimi sana bir anlatırsam, vezinli izahların şahı mektubu yazmıştır, çünkü.

“Ben ki, sultanlar sultanı, hakanlar hakanı” diye başlayıp, “Sultan Bayezid Han oğlu, Sultan Selim Han oğlu, Sultan Süleyman Han’ım!” kütük kaydını, Fransa vilayetinin kralı Françesko’ya gönderen kanun yapıcı Kanuni’nin bu tavır ve eylemi, AB’ye kapılanmak hayalli politikacılarımıza örnek olmamış ya da hacimleri bu örnekliği kabule yetmemiştir.

ONUN KİM OLDUĞUNU BİLİYOR MUSUN?

Ülkelerin tarihsel gidişatına siyasetleriyle yön veren insanların kim olduklarının toplum tarafından anlaşılması, kendi anlatımlarından ziyade, yine toplumun sınıflandırmasıyla olmuştur, tezinin muhatapları, Türkiye’mizde, bir önceki asrın son çeyreğinde olgunluk hallerini yaşamışlardır.

İçine ne koyarsan alacak havalı “Ak Günler” uçan balonuyla yıldızı parlatılan merhum Bülent Ecevit’e, bir çizgi roman kahramanından lakap alınarak, kurtarıcılığına inandırmalı bir kimlik oluşturulmuştur.

Suat Yalaz’ın çizgi roman kahramanı Karaoğlan’ın kısa ömrü kadar ancak hayat süren Bülent Ecevit’in Karaoğlan’lığının sol söylemli bir şevkle kabul edilmesinin altında, TİP’li Çetin Altan’ın da yazdığı sert ve katı solcu Akşam gazetesinde maceralarının yayımlanmış olmasının etkisi büyüktür. Hem ne de olsa, sarışını az, esmeri çok bir ülkeyiz.

MSP-CHP koalisyonunun destansı başarısı Kıbrıs zaferimizden sonra, “Dağa taşa Karaoğlan yazıyorlar” kıskanmasını açık etmekten çekinmeyen merhum Demirel’in de kimliğinin izahı sayılacak bir “Çoban Sülü” sıfatı vardı, o hengame yıllarında.

“Benim işçim, Benim köylüm” vezinli nutuklarında bu “Çoban Sülü”ye sığınan Demirel’in, konu çağdaşlık ve batıcılık olduğunda fersah fersah kaçtığı da bilinir.

Tarihler 1969 yılına erdiğinde, Anadolu, Konya merkezli bir sloganla inlemişti: Mücahit Erbakan!

Kurduğu Milli Görüş partilerinin düzenlediği mitingler ve toplantılar dolayısıyla, “Mücahit Erbakan” haykırışının yankı bulmadığı tek bir köy, kasaba ve şehir kalmamıştır, tespitiyle de tarihe yazılan ve kim olduğu bu sıfatla anlatılan yegane siyasetçi rahmetli Necmettin Erbakan Hoca’mızdır.

Ne halkımızca, ne de kendilerince hiçbir tanımları yapılmamış, daha doğru bir deyimle söylersek hiçbir tanıma uymayan politika heveslileri de geçmiştir Türk siyaset sahnesinden.

Gazeteci Yavuz Gökmen’in Tansu Çiller beğenisini, “Sarışın güzel kadın” konfeksiyonunda çok satan gazetesinde sunması, birkaç günlük magazin haberi değerini aşmamıştır.

Politik gücüne kocasını da ortak eden bu kadın politikacının paraleli olan bir başka erkek politikacı Mesut Yılmaz için yine aynı gazeteye ısmarlama usulüyle Demirel’in, Cavit Çağlar’a söyleterek yazdırdığı “Yavşak” sıfatı da hatırlanmadan geçilmez.

Cumhur iktidarı ve yandaş basınca Türkiye’nin olduğu ilan edilmiş bu yüzyılın neredeyse ilk çeyreğinin sonuna gelinmesine rağmen, sıfatlandırılan tek bir politikacı vardır: Recep Tayyip Erdoğan.

Kendisini “Ekonomistim” sıfatı ile takdim ederek, beklentilileri iknaya çalışan Sayın Erdoğan’ın medya yazıcıları ve propaganda timleri ise, umutsuzluk diyarının yolcusu ekonomiden ziyade, kahramanlık temalı vak’alarla desteğe durmuşlardır.

AKP medyasının son ve en taze örneğinde, “Akıl üstünde bir akıl” iddiasının altına yazılmış “Erdoğan 21. Yüzyılın devrimcisidir!” cümlesi vardır.

20. yüzyıl solcularının ve sosyalistlerinin üstüne yapışık “Devrimci” etiketinin, 21. Yüzyıla gelindiğinde, “Milliyetçi-muhafazakar” yollarda beraber yürüyüşe çıkmışların lideri için sipariş edilmesini de tarih mutlaka yazacaktır.

Sağcıların ve hatta ittifak ortakları milliyetçilik sahiplilerin sahalarından veya geldikleri Orta Asya’lardan bir sıfat bulunamaması, herhalde Sayın Erdoğan tüm yönlerin lideridir, gibi bir mazereti ürettirmez; Suriye’nin işgaline zafer diyenlerimize.

BİZ, BİR VÜCUDUN ORGANLARI DEĞİL Mİ İDİK?

“Her defasında onlara söylüyorum, yanlışlık şurada: Senin ne gücün var? Senin gıdanı bile dışarıdan gönderiyoruz, senin teknik aletlerini, ihtiyaçlarını dışarıdan karşılıyoruz.

Sana olan oluyor ve onlara haklılık payı kazandırıyorsun. Niye bunu yapıyorsun? Burada çıkarımız ne bizim?”

7 Ekim Aksa tufanı direnişinin başlamasından iki gün sonra bu demeciyle medyaya görüntü vermişti, Sayın Arınç.

O günden beri birkaç kere demek istediklerini anlamaya çalıştığımız yazılarımız oldu. Demecinin yayımlanmasının ertesinde, yanlış anlaşıldım mazeretine sığınan Sayın Arınç’a, Türkçenizde doğru anlaşılacağınız kelimeleriniz yok muydu sorusu, sanıyoruz bugüne kadar sorulmuş değil.

Şifreyi çözen çözmüştü.

Biz de bunu İsrail, Suriye’yi yıkıp işgal ettiğinde anlayabildik.

“Senin ne gücün var?”

Gazi Osman Paşa’nın, düşmanlarına, kalın kütükleri top namlusu gibi göstererek teslim alması ve zaferi tarihimizde yazılı iken, bu soru cümlesi, karşı tarafa yani işgalci Siyonistlere, bunların gücü yokmuş kışkırtmasını aşılamaz mı?

“Senin gıdanı bile dışarıdan gönderiyoruz.”

“İyilik etmeden, başıma kakar” türkümüzde anlatılanı çağrıştıran Sayın Arınç, bombaların altındaki bir toprakta hangi bitki ve ağaç yetişir ve kurşun zehirlenmesi yapmaz, bilgisini de verseydi bunu derken, iyi olurdu.

“Senin teknik aletlerini, ihtiyaçlarını dışarıdan karşılıyoruz.”

Sayın Arınç’tan, ne kadar karşıladıklarını ve 7 Ekim’den sonra İsrail’in nelerini karşıladıklarını da açıklamasını istemek hakkımız vardır.

“Onlara haklılık payı kazandırıyorsun.”

İşgalci Siyonistlerin ne yaparlarsa yapsınlar, hangi payı alacaklarını peşinen ilan etmek, bir yerde onları teşvik demeyelim ama kışkırtmak değil midir?

“Burada çıkarımız ne bizim?”

O gün çok acele ederek bu soruyu soran sayın Arınç, çıkarlarının ne olduğunu yandaş medyalarının yazdıklarından öğrenmiş ve rahatlamıştır, sanıyoruz.

İslam dünyası kaybettiklerine yanadursun.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*