RESİMSİZ ARINÇ ARİHİNE NOTLAR
“Niye ciyak ciyak bağırıyor sunuz?”
Son kayyım atama icraatına itiraz eden muhalifleri kınayan AKP yöneticisi Nihat Zeybekçi’nin haber paylaşımlarına başlık yapılan soru cümlesidir bu.
“Acılı bağırmak” anlamı yüklenen ve adabı muaşeret kaideleri haricine düşen “ciyak” kelimesini, dindar nesil yetiştirme iddialı kadronun baş elemanlarından Sayın Zeybekçi, hangi edebiyat metninden okumuş yahut geçmişin hangi siyasetçisinden duymuştur? Sorumuzun biri bu.
AKP konuşanlarına nutuk sözü (güfte) yazan kalem erbabı, Sayın Zeybekçi’nin ağzından “ciyak” kelimesini siyasi kullanıma sokmuş ise, kazanç beklentileri poz verilen uçak yolculuğu mudur?
İlkokul öncesi çocuklarının oyun alanlarından araklanmış kanaati uyandıran “ciyak” kelimesiyle tarif ediyorsa muhalefetin itirazlarını bir iktidar; inandırıcılık şüphesi ve endişesinden muzdarip demektir.
Muhalefetin sesini duyurma çabasını “Bağırma” kabul eden ve bunu insani sayılmayan (Hangi hayvan ciyaklar araması yapılıyor bilgi sitelerinde) ve asabiye sisteminde negatiflik oluşturan “ciyaklamak” fiiliyle eşdeğer tutan Sayın Zeybekçi’ler kimin, nerede, ne zaman ve hangi ses tonuyla konuşacağını, (Meramını anlatacağını) kurallara mı bağladılar? İkinci sorumuz bu.
Devletin “Terörist başı” dediği mahkumu Meclis’e davet eden ittifak ortakları Sayın Bahçeli’nin bu isteğini, partisinin toplantısında (haykırarak) ilan etmesine, haykırmak da bir bağırma fiili olduğuna göre, Sayın Zeybekçi hangi sıfatı takacaktır? Sayın Bahçeli davetlisine “Gelsin, haykırsın!” derken, onu bağırtmış mı olacaktır? Üçüncü sorumuz da bu.
Sayın Nihat Zeybekçi hakkında bilgilenmek için depo sitelerinde dolaşırken onun şu dediklerini de okudum:
“Bunların arkalarında ne var, kim tarafından beslendi, kim tarafından gönderildi ve kurgulandı, hepsini biliyoruz.”
15 Temmuz 2016 darbe girişiminden hemen sonra gelen Ağustos’un ilk günü memleketinde konuşurken demiş bu iddialarını.
On beş günlük arada öğrenmiş olmalılar, 251 şehidimizi toprağa verdiğimiz ihanetin tüm bilgilerini.
On beş günlük ara ne, on beş yıllık iktidarınız ne? gibi bir sorumuz olmayacak Sayın Zeybekçi’ye. Partisini kuran mahşerin dört atlısının üçüncüsüne, Sayın Bülent Arınç’a vereceğiz savunma hakkını. Zira Sayın Zeybekçi’nin “Bunlara öyle bir ceza vereceğiz ki, ‘Keşke geberip gitseydik’ diyecekler, lağım fareleri gibi ölecekler” dediklerini kastederek “‘Geberdi ya da leşi şöyle olsun, böyle olsun’ gibi cümleler kurmayacağım” demişti son röportajında.
15 Temmuz’un,(Adını ve soyadını anarak ve fakat devletin verdiği sıfatı anmadan) (FETÖ) talimatıyla, izniyle, haberiyle yapıldığına, 15 Temmuz’dan sonra kani olan Sayın Arınç, ama diyerek, ölümü öp diyormuş gibi, “Aman” diliyor röportaj verdiği gazeteciden.
“Ama inan olsun biz o akşama kadar böyle bir şey olabileceğini anlamadık.”
O akşama kadar, yani Sayın Erdoğan eniştesinden haber alana kadar…
“Yaverler FETÖ’cü olacak, bunları hiç birimiz bilmiyorduk. Eğitime yoğunlaşmış olarak kendilerini gösteriyorlardı.”
Ben de o gösteri gösterilerinde salya sümük ağladım, itirafını kelimelere dökme cesaretinden mahrum Sayın Arınç’ın savunma cümlesi şöyle:
“Size bir şey soracağım; benim bu şahısla yan yana çekilmiş bir fotoğrafımı gördünüz mü bugüne kadar?”
Yok diyemediği ve fakat keser döndüğünde çıkacağına inandığı resimleri olmalı, kanaatine okuyanları sevk eden bu Sayın Arınç cümlesine, boy boy resimler çektiren ve “O gün konjonktür öyle idi” savunmasıyla aklanıp, beraber yürümeye devam eden partidaşları acaba ne diyecekler? Biri çıkar ve şöyle derse, Sayın Arınç’ın cevabı ne olur?
“Senin resimsiz olman, bizden daha az aşklı, şevkli, inançlı, iştirakli, maddiyatlı olduğunu ispat etmez. Aksine, orada onlarla ve onların icraatlarıyla, işleriyle o kadar meşguldün ki, birlikte resim çektirmeye zamanın yetmemiş olabilir.”
Sayın Zeybekçi dedik, Sayın Arınç dedik yazdık, bir sorumuz kaldı soracağımız; röportajı kotaran gazeteci insanımıza…
“Sayın Arınç, Erbakan adını hiç anmadınız. FETÖ konusunda ondan öğrendiğiniz hiç bir bilgi olmadı mı? Yoksa işinize mi gelmedi, AKP ile iktidar hayalleri kurduğunuzdan.”
Gibi bir soru sormak, sizin mi aklınıza gelmedi, yoksa Sayın Arınç mı istemedi yahut kabul etmedi?
ÇİZMELİ BOZKURT KİM – ÇİZMELİ DEVLET NEREDEDİR?
Gazeteci sıfatı taşıdığı ve partisi MHP’ye yakın gazetecilerin derneğinde başkan olduğu yıllarda, muhalif bir yazarın (Yalçın Bayer?) günlük fıkrasında onu anlatırken kullandığı mizahi üslup, sağcı gazete okuyucularının tabiatlarının yansımasıydı da.
Misalimiz, partiler arasında tur rehberi gibi dolaşan merhum Yaşar Okuyan’dı. 80 öncesinde Türkeş’in beyanatlarından hemen sonra, yol gösterme amaçlı hazırlanmış ve çoğaltılmış metinleri dağıtırdı gazetelere.
Sayın Başbuğumuz, şöyle söylerken böyle demek istemiştir. Şunu derken, bunu kastetmiştir gibi cümlelerin ağırlıkta olduğu izah bültenleriyle ünlenen “Okuyan tavrı”, o sağcı cenahın var olmaya çalıştıkları fikir çatışmalarında gelenekleri oldu.
(Not: Parti başkanlarına nutuk sözü yazma mesleği, 2000’den sonra ihdas edilmiştir.)
Geçtiğimiz haftadaki bir yazımızın içinde geçen bir cümle, bugünün turfanda üretimi “Devlet aklı” deyiminin şeksiz ve şüphesiz inananı olduğunu ilan ederek, duyum organlarını Sayın Bahçeli’ye döndüren politika heveslisi insanlarımızın itiraz sebebi olmuştur.
“‘Benim aklım var, çizme yok’ diyen İnönü…”
Bir kalemşor (Y. Ziya Ortaç), Atatürk’ün İtalya’ya karşı söylediği, “Bana çizmelerimi giydirmesinler” ayar cümlesine, İnönü’nün atıfta bulunmasını hazzetmediğini, dergisine böyle yazmıştı.
Cumhur İttifakçısı ve devlet aklı hazımlıları “Çizme” üzerinden sayfamıza saldırıya geçmişler.
İnönü’nün çizmesinin olmamasını, Sayın Bahçeli’nin çizmeleriyle ilişkilendirmek, hele bu devirde, hem akıl kârı değil, hem de akıllı insan işi değil.
Söyledikleri bu. Yazdıklarımızdan ne anladılarsa artık.
Bugün devlette devlet aklı var diyenler, baraj altlı geçmişte, devleti devlet yönetecek iddialılar mıydı? Bizce meçhul değil.
Fakat konumuz, akıldan önce “Çizme”dir; Sayın İnönü sıralamayı öyle kurmuş olsa da.
Sayın Bahçeli’nin de çizmeleri konuşulmuştu önce. Hatta çizmesinin arkasında, pardon ayağında olduğunu bir daha göstermek planıyla, Yunanistan’dan ses getiren salonunun dışına çıkmış, konutunun bahçesinde uzun adımlar atmıştı; Ferdi Tayfur arabeskleri eşliğinde ve dokuz düğmeli ceketi üzerindeyken.
Konu çizme ise, şu bilgileri de paylaşabiliriz:
Çizmesi olmayan İnönü’lü yılları yaşayan bu millet, çizmesi olan Sayın Bahçeli’yi de gördü. Dahası, Kurtuluş Savaşının kahramanları çizmeli “Küçük Ağa”lardan, çizmesini çiğ köfte ticaretine sermaye yapan terlikli “Züğürt Ağa”lara geçtiğimiz de kayıtlıdır, Yeşilçam’ın sinema salonlarında.
Fakat şöyle bir soru sormayacağız artık: “Gelsin” dediği, İmralı ikametli kişiyi, Sayın Bahçeli çizmelerini giyerek mi karşılayacaktır? Tatlıses’li Megri megri de var mıdır programda?
FIRSAT PENCERESİNİN KUŞU: AKBABA!
Enver, Talat, Cemal ittihatçı üçlüsünün göbeği Talat Paşa ilk kez vekil (Dahiliye Nazırı) olduğunda, bir arkadaşı makamına tebrike gitmiş.
– Nasılsın Talat, demiş. İyi vekil oldun mu? Vekaletin işleri iyi gidiyor mu?
Derin bir oh çekerek halinden memnuniyetini belli etmiş Talat Paşa.
– Fevkalade, fevkalade! Şimdiye kadar hiç böyle iyi gitmemişmiş.
O görevde iken henüz bey olan Talat Paşa’nın, vekaletini övmesini, son aylarda ünlenen “Hiç olmadığı kadar” vurgusunda anlayan arkadaşı, merakla sormuş:
– Yahu, nereden biliyorsun?
Talat Paşa’nın ispat sayılsın isteği yüklü delili, mesai arkadaşlarından biridir.
– Kırk seneden beri burada hizmet eden sırtı bükük ve yaşlı bir memur var. Her Allah’ın günü karşıma gelir, dua eder: Allah sizi başımızdan eksik etmesin beyefendi. Şimdiye kadar bu vekaletin işlerinden sizin kadar anlayan olmamıştı, diyor.
Arkadaşı, Talat Paşa’nın bu savunmasından sonra tarihe şu mealde bir cümle yazdırır:
– Ya sen hapı yuttun Talat, ya da vekaletin dolayısıyla bu ülke. Fakat vekaletin işlerini senden fazla anladığından ve bildiğinden, sana geçer not veren ve aman gitme diyen o yaşlı zat değil.
Olayı geçmişin tozlu sayfalarından çıkarıp 962’de aktüelleştiren Nimet Arzık’ın, o arkadaşının daha kabaca söylediğini biz böyle güncelledik demesine takılmayacağız.
“Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” çerçevesinde yazmadık biz bu yazıyı zira. Tanpınar gibi söylersek:
“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;”
Tarih tekerrür eder, Talat’larımız da tükenmez, “Çizmeli” çeşitlerimiz de..

Bir yanıt bırakın