Bir mücadelenin bayrağıdır “Millî Gazete”

“Millî Gazete” çıkacak!

Bu anonsu MTTB çevresinde duyduğumuzda üniversitedeki ilk yılımdı benim. Henüz İstanbulluydum, yeni üniversiteliydim, iki aylık babaydım.

Gençliğimizin ve üniversiteli olmamızın heyecanıyla, o birkaç aylık süre içinde ne kadar çok insanla, ne kadar çok “ağabey”le tanışmış, değişik kültür ortamlarının havası ne kadar da çok morallendirmişti beni.

“Millî Gazete çıkacak”ı sabırsızlıkla beklerken, biliyordum bir gazetemizin olmasının ne demek olduğunu.

Doğduğum şehrin caddelerinde daha ortaokul yıllarımda bağıra, çağıra gazete satarken öğreniştim, hangi gazete kimindir, hangi gazete kimleri tutar ve hangi gazetenin hangi konularda yaklaşık neler yazabileceğini. O günlerde ekmek kırk kuruş, gazete yirmi beş kuruştu.

Sattığım her gazeteden iki buçuk kuruş kazanacağımı hiç hesap etmeden, şehri bir baştan bir başa adımlardım; ancak iki elin parmakları kadar bir sayıda gelebilen Müslümanların “Sabah” gazetesini, akşamları hazırlanan iade paketine sokturmamak için.

Vefa’daki yurdun giriş salonunda o akşam, gelen arkadaşlardan herhangi birinin, o gün çıkan “Millî Gazete” ile girmesini daha çok bekleyeceğimi anladığımda, yağan kara aldırmadan fırlayıverdim Cağaloğlu’na doğru.

Gazetenin Cağaloğlu Üretmen handaki yönetim yerine ulaştığımda, daha onların elinde bile yoktu “Millî Gazete”. Ve benim ceketimin omuzlarında ise neredeyse dört parmak kalınlığını bulmuştu yağan kar.

– Millî Gazete çıkmadı mı?

– Basılıyor! Matbaada…

– Matbaa nerede?

Bilmem doğru mu hatırlıyorum, daha sonraki yıllarda MTTB’nin “Çatı’sını çıkarırken çalıştığım Sabah gazetesinin İncili Çavuş Sokağı’ndaki matbaasında buldum kendimi.

– Bana bir Millî Gazete verin!

Fırından çıkan ekmeğin sıcaklığında mı idi, yoksa bana mı öyle geliyordu, itina ile katlayıp koynuma soktuğum o “Millî Gazete”.

Artık yavaş adımlarla Vefa’daki yurda dönerken, biraz önce geçtiğim caddeler bembeyaz olmuştu. Bu espriyi sonraki günlerde bir yazar kullanmıştı ve benim de hoşuma gitmişti. “ İstanbul’un yüzü ağardı o gün, çünkü Millî Gazete çıkmıştı” diyerek…

Yurda girdiğimde, daha ceketimde taşıdığım karları silkelemeden herkese duyurdum.

– Beyler! İşte Millî Gazete!

Varsın siz, gençlik işte, deyin. O heyecanımdan çok pınarlar kaldığına inanırım içimde hâlâ. Millî Gazete’nin çıkması “bağımsızlık” duygusunun nasıl bir duygu olduğunu yaşatmıştı o günlerde bana.

Bugün dahi yaptığımız, çok zor şartlarda kazandığımız bağımsızlığımızı korumak ve geleceğe taşımak mücadelesi değil mi? Ben öyle inanıyorum.

O günden sonra sevgili Hoca’mız, gittiği her yerde, konuştuğu bütün insanlara “Millî Gazete”yi göstererek, “Bu gazete, bizim gazetemizdir” demedi mi?

Ve ben gördüm, sandöviçin bir lira, gazetenin de bir lira olduğu günlerde, elindeki tepsiye dizdiği sandöviçleri satmaya çalışan daha bıyıkları yeni çıkmaya başlamış delikanlının, bayie bir lira uzatarak “Millî Gazete” aldığını.

“Millî Gazete” benim heyecanımdır, “Millî Gazete” benim üniversitemdir, kendimi dar atarak soluklandığım en müstahkem mevziidir mücadelemizin.

Sonraları, içinde hiç moral kırıntısı taşımayan arkadaş cümlelerine de rastlamadım mı? Hem de ne kadar çok.

– Ne var, ne yok, nasılsın? Bir ara duymuştum Millî Gazete’de yazdığını. Millî Gazete mi, eh işte! Neler yazıyorsun orda?

Sarsıldığım nokta, o arkadaşlarımın öyle cümleler kurarak konuşması değildi. Üzüntüm, o arkadaşlarımın o gün, o hallerde olmasından kaynaklanıyordu. Halbuki ben, onların daha başka olmalarını hayal etmiştim hep. Ne kadar çabuk teslim olmuşlardı? Keşke kendileri, sandıkları gibi olsalardı.

“Millî Gazete”nin hâlâ çıktığını ancak benimle karşılaştığında hatırlayabilen her arkadaşla ayrıldığımda, onlarla bir daha hiç karşılaşmayacağım, ortaklaşmayacağım gibi bir duygu kaplardı içimi. Neden, bilmem?

On yıldır yazdığım bu gazetede, elime ulaşan mektup ya da daha başka haberleşme kağıdı ayda bir adet dahi ulaşmasa bile, ben yine de inanıyorum, bu gazetenin okuyucularıyla gönüllerimizi bağlayan bir sıcaklığın varlığına.

Kazandığımız her kal’anın fethinde, oraya atanan komutandan çok “Millî Gazete”nin emeğinin daha fazla olduğuna inanırım. O komutanlar, sonraları başka telaşlara kapılıp, kendilerine, o kal’a kapısını açanın “Millî Gazete” olduğunu unutsalar da. Ve dahi hatırlamasalar, ne bayramlarda, ne kutlanan güzel günlerde… Diğer arkadaşlarımı bilmem, ama benim için pek bir şey farketmiyor.

Gelen her günün, “Millî Gazete” ile daha güzel olacağına öyle inanıyorum ki…

(12 Ocak 1996 tarihli yazımızdır bu. Daha AKP yoktu, fakat ayak seslerini hissediyorduk, Nevada çöllerine hasretli. Yeterince anlaşılır sanırız.)

HABERLERİ DOĞRU OKUMAK YA DA KANMAMAK 

Geçen haftaki sayfamızda bir iktidarlı gazetenin haber sitesinden aldığımız birkaç minyetten biri de İngiliz Prensi Harry’in yakınmasıydı: “William beni dövdü.”

Bu haberin, iktidarlı gazetenin İngiliz Sarayı muhabirinden gelen bu haberin, neden önemsendiğini tam kestirememiş olsak da, bir önceki İngiltere haberini desteklemesine fırsat vermiştik.

Hemen ertesi günü yayılan şu haber, iktidarlı gazetenin oyununu açığa çıkardı: “İngiliz kraliyet ailesinden Prens Harry, 10 Ocak’ta yayımlanacak anı kitabında, Afganistan’daki görevi sırasında 25 kişiyi öldürdüğünü ve bundan utanç duymadığını belirtti.”

Ağabeyi William’dan yediği dayak dolayısıyla, okuyucularında sempati oluşturmak çabasına düşen ve vah vah dedirten iktidarlı gazetenin gereğini yapan Ahmet beyleri hedeflerine ulaştı mı, yoksa Harry’e sadece kendileri mi ağlamakla kaldılar?

Cevap önemlidir, onlar değilse de.

* * *

Hararetli, hareketli ve cinayetli bir haftadan sonra zordur yazı yazmak.

Neyin, ne kadar bilinmesini isteyenlerin servis ettikleri yetmeyeceğinden, bekleme zamanlarına geçer, hem dinler, hem dinlenirsin icabında.

Cumhur İttifakçısı MHP’nin lideri Sayın Bahçeli konuşuyor:

“Ağızlarını tetik, dillerini tüfek yaparak habire nefret ve nifak kusan hayasızlara 2023 hedeflerini kirletmeyeceğiz, üç hilali de yargılatmayacağız.”

Sayın Bahçeli’nin bu cümleyi hangi olayı baz alarak söylediği şimdi konumuz dışında. Üslubu üzerine birkaç kelam etmek isteriz.

Muhterem zatının “millet” kelimesi yerine sürekli “illet, zillet” demesini hiç kimse, burada buyurduğu “nefret ve nifak” durumlarıyla bir araya getirmesin; yanlış olur, hata olur, hatta akılara ziyan olur, icabında insanlar ziyan olur.

“Ağızlar tetik, diller tüfek” tanımını da söz yazıcıları, “Ağızlar tüfek, diller tetik” şeklinde yazsalardı, edebiyatçı diliyle yazarsak, “Teşbihte hata olmaz”dı.

“2023 hedeflerini kirletmeyeceğiz.” Her yere bu şekilde yazılan bu cümlecik herhalde, “kirlettirmeyeceğiz” şeklinde olacaktı. Ah o söz yazıcısı katipler…

“Üç hilali de yargılatmayacağız!”

Herkesin dikkatini fazlasıyla çeken Sayın Bahçeli’nin bir cümlesi de bu. Kendince çok benimsenen ve her konuşmasında, “Şu kapansın, bu yargılansın” yol göstermeleri yapmasının bir benzerini kim yapmış olmalı veya kim “Üç hilal” üstüne haddini aşan bir şeyler söylemiş olmalı ki, bu cümle bir slogan gibi salındı ortaya?

“Üç hilali yargılatmayacağız!”

Sayın Bahçeli’nin siyasi rakiplerinden hiç kimse, kastedilen durumu konuşmamasına rağmen, bu cümlenin gündeme oturtulması insanların aklına başka çağrışımlar yaptırır dolayısıyla.

Acaba öyle bir ihtimal mi var? Yargılanmayı gerektirecek…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*