Onlar giderken

Ahmet Kabaklı, Tarık Buğra, Ergün Göze; çocukluğumuzun/gençliğimizin okunan yazarları idi. Tercüman Gazetesi’ni onlar için alırdık dersem, yanlış olmaz ama biraz eksik kalır. İslam Çupi’nin bir hikayesinin hep olduğu spor sayfasının doyuruculuğunu da göz ardı etmememiz gerekir.

Merhum Kabalık Hoca’yı MTTB’nin sosyal ilimler Enstitüsünde dinlerdik. Biz yazılarında olduğu gibi siyaset içerikli konuşmalar yapmasını isterken/beklerken o, Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı anlatmayı yeğlerdi. Belki de siyasi frekans farklılığımızın öne çıkmasını istemediğinden… Zira bizim Demirel’e endeksli siyasi düşüncelerle aramız hiç iyi değildi. Merhum yanıldığını yıllar sonra oralardan (!) aday adayı olduğunda ancak anlayabilmişti diyebiliriz. Hesaba katılmayacağını bilseydi, çalar mıydı o kapıları?

TV yayıncılığının yeni başladığı yıllarda acaba biz ne yapabiliriz, içerikli bir toplantıda tanıştığım Tarık Buğra’nın ondurmaz bir rahatsızlığın pençesinde olduğunu anlayamamam, bana gösterdiği ilginin yaşattığı mutluluktan mı idi?

Emeklerimin birileri tarafından alınmasını/çalınmasını anlattığımda hayretini gizlememiş, anlat herkese, yardım iste derken gözlerindeki takdir pırıltısı beni gönendirmişti. Orada olan gazetemizin genç bir foto muhabirine resim çekmesini söylemiştim. Çocuğun döne döne çektiği pozları ertesi gün gazetenin fotoğraf servisinde gördüğümde yaşadığım hayal kırıklığı hala içimi acıtır benim. Neden demiştim, birlikte çekmedin bizi? Ben bir daha nerede bulurum Tağrık Buğra ağabeyi? Foto muhabiri değil, hiçbir şey olmaz kanaat notunu vermeme sebep, çocuğun cevabı ile ilgili idi: Sen de mi çıkmak istiyordun ağbi?

Merhum Göze hakkında “Göze geldi, göze geldi; ok kuşın göze geldi. Göze geldi, göze geldi; o Ergun, göze geldi.” gibi bir mani yazan ve onu okumayan İTÜ makina’lı arkadaşımdan yıllar sonra ayıracaktım ben de merhum Göze ile yolumu: Metin Yüksel’in şehadetinden sonra yazdığı yazıları bizi çok incitmişti.

Derken o da bir siyasi denemede bulundu. İhtilal sonrası milletvekili olmak istediğinde müracaat ettiği yer, ihtilalcilerin kurduğu parti olarak bilinen Sunalp’in partisi idi. Okuyucularına, nereden nereye dedirten bir tercihin olumlu bir sonucu olmaması da o günlerin bir gerçeği idi.

“Ergun Göze öldü!” haberlerini okuyunca gazetelerde, yokladığım hafızamdan iki yazısının başlığı döküldü dilimden: “Bornava savcısı lütfen dinleyiniz.” Sert üslupla bir savunma yazısı idi. “Yeni Camii’nin vavları”‘nı ise kaldığım yurtta çok arkadaşıma okutturmuştum.

Zaman çabuk geçiyor. Biz daha yaşadığımız o çalkantılı yılların bir muhasebesini, bir hesaplaşmasını yapmadan aramızdan ayrılanlar oluyor.

Yapacağımız ne var? Hepsine rahmet dilemekten başka?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*