“Ayrılamazsın, Türk milletini yalnız bırakamazsın. Yeni yüzyılın kurtarıcı lideri olarak sizi görmek istiyoruz.”
Böyle buyurmuş, Cumhur İttifakçısı partilerden MHP’nin Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli Bey; “Bu benim son seçimimdir” kararını duyunca Sayın Erdoğan’dan.
“Ayrılamazsın” cümleciğinden sonra kurulan cümlecik de ikinci tekil şahsa, geniş zaman olumsuzluğunda buyurma fiilli: “Bırakamazsın.”
Sevecen olmaya zorlanmış, koruyucu ittifakçı rolüne çalışarak geldiği hemen fark ediliyor Sayın Bahçeli’nin. Fakat nutuk yazıcıları, yazdıklarının ne manaya geldiğini, muhtevasını pek düşünmemişler. Akıllarındaki, sadece yakın durmak Sayın Erdoğan’a.
“Türk milletini yalnız bırakamazsın.”
“Turan” rüyalı “Dış Türkler” yok bu çırpınmada. Orta Asya bozkırlarında at koşturacaktık, Türk birliğini kuracaktık hani. Yenikapı düzlüğünde atılan oklar nereye gittiyse artık.
“Türk milletini yalnız bırakmak.” Bu nasıl bir siyaset cümlesidir Sayın Bahçeli? Erdoğan varsa, çok kişi miyiz? Yoksa birbirinizden habersiz misiniz Cumhur İttifakı’nızda?
Sevdiği ve razı olduğu büyüklerinin ardından “Bizi bırakıp, nereye gidiyorsun” temalı ağıtları, şiirleri çok vardır bu milletin, ama “Son seçim” arzusuna gösterilen bu isyanın tarihte örneği olmasa gerek. İsmet Paşa’ya bile çekilirken kimse aman aman demedi.
“Yeni yüzyılın kurtarıcı lideri olarak sizi görmek istiyoruz.” Tüylerimizi diken diken eden ikinci cümlesi de bu kelimelerden müteşekkil Sayın Bahçeli’nin.
“Yeni yüzyılın.” Tam bir çeyreği Sayın Erdoğan’la geçmiş, 2000 rakamıyla başlayan yüzyılın. Her yüzyılın başında geleceğine inandıkları Türkiye kurtarıcısı, henüz ortalıkta yokmuş; fakat Sayın Bahçeli sabırsız; lütfen Sayın Erdoğan, ‘’Başkasını istemem, benim gözüm sende’’ diyor.
Her yüzyılda bir kurtarıcı lidere ihtiyaç duymak, aramak, bulmak Türkiye’nin yahut Türk milletinin olmazsa olmazıdır, kabulünü iktidarın ittifakçısı bir parti lideri, böyle acılı kebap tadında itiraf ediyor tarih sayfalarına.
Önceleri rakip, şimdi otak olduğu Sayın Erdoğan’ı, kurtarıcılık rolünde görmek istediğini, kameralar önünde partililerine “Bass” kalınlığında haykıran Sayın Bahçeli’yi TV yahut sosyal medya ekranlarında seyreden Türk milletinin fertlerinin aklına, “Milli” ilan edilmiş şairlerimizden Mehmet Emin Yurdakul mutlaka gelmiştir.
İlkokul Türkçe kitaplarında Bahçeli nesli gibi biz de okumuştuk onun, “Bırak beni haykırayım” şiirini.
“Şairleri haykırmayan bir millet, sevenleri toprak olmuş çocuk gibidir” mısraları da hafızamıza kazınmıştı.
Siyasete adım attığında milliyetçi yayın organları tarifine uygun gazeteleri, dergileri vardı, Sayın Bahçeli’nin şimdi genel başkanı olduğu MHP’nin. Yazarları, şairleri de vardı o basın gücünün; “Turan” idealizmini canlı tutmak peşindeydiler, Karadeniz bakıp dururken.
“Cumhur İttifakı” diye çırpınan, “Erdoğan” adını haykıran Sayın Bahçeli günlerine ermiş bugün, siyasi tarihin en milliyetçi iddialı partisi.
Bizim bu değerlendirmemizin ötesinde bir başka ihtimalle yazılmış olabilir mi, Sayın Bahçeli’nin bahis mevzuu ettiğimiz bu nutku, sorusu da cevaplanmalıdır. Çünkü tanınmıyor olsalar da, nutuk yazıcılarını hafife almak hakkı yok hiç kimsenin.
“Türk övün, çalış, güven” teziyle okutulan şanlı tarihimizde kayıtlı bir olay vardı: Tahtını verdiği oğlu II. Mehmet’ten, “Padişah ben isem, emrediyorum gel tahtına otur” ifadeli bir mektup alması II. Murat’ın.
Hani herkesin yerinde ve zamanında bulduğu ve ileride “Fatih” olacak genç Mehmet’e yakıştırdığı o mektup olayına, kapasitelerini aşsa da bir çağrışım düşündükleri ihtimalini o nutuk yazıcıların, aklımıza getirmek normal sayılmalıdır.
Sevecen olmaya zorlanan koruyucu ortaklık rolü demiştik ya başta.
Hem tarihçileri Sayın Murat Bardakçı, Fatih’ten büyük sayarken Sayın Erdoğan’ı, bir kısım taraftarları da “İkinci Fatih” afişleri asmışlardı, icabında Sayın Bahçeli’nin de görebileceği yerlere.
Biz de gördük, duyduk ve böyle yazdık! Rolleri biraz değişse de ‘’Tekerrürcülük’’ oyunlarını.
HACİVAT ORDA NİŞANLI KİM ARAYACAK KARAGÖZ
Fıkraların anlatıldığı, piyeslerin oynandığı, mukallitlerin gülmekten kırıp geçirdiği, hatta Hacivat–Karagöz efsanemizin nükteli diyaloglarıyla, çocukların ve gençlerin geleceğe hazırlandığı “Ramazan Günleri”nin o gecelerine bir özlem sayılsın bu yazımız.
Her devir, ihtiyaç duyduğu mizahı üreten ustalarıyla, sanatçılarıyla, yazarlarıyla hatırlanır.
Mesela biri çıksa ve sorsa: Hacivat ve Karagöz nereye gittiler; niçin yoklar?
Sayın Akbaşoğlu var ya demişim, aklımdan böyle sorular geçiyorken. Bir TV kanalında konuşuyordu ya da bizim göremediğimiz bir yerden duyduklarımızı okuyordu. Kulaklarına taktığı teknolojik ürün mü onu benzettirdi, bilmiyorum. Bir an Hacivat sandım.
“Gazze’de camiler ve kiliseler bombalanırken, Mor Efrem Süryani Kadim Ortodoks Kilisesi’ni açan AKP iktidarıdır” kaydını TBMM zabıtlarına yazdıran Sayın Akbaşoğlu’nu doğrucu bildiğimizdendir belki, Hacivat çağrışımı.
Diyor ki: ‘’Bugün ve yarın Cumhurbaşkanımızı dikkatle dinleyelim.’’
Karşısında Karagöz olsa, yapıştırırdı soruyu: ‘’Oturarak mı dinleyelim, ayakta mı dinleyelim?’’ Yahut şöyle bir cevap verebilirdi: ‘’Dikkatimizi tarumar etmemiş miydiniz?’’
Sonra kendi kendine konuşur gibi, fakat seyirciye duyuracak şekilde mırıldanırdı: ‘’İki gün değil mi? Dayanalım bari.’’
Akbaşoğlu buyuruyor: “Cumhurbaşkanımız hem ulusal anlamda, hem de uluslararası önemli mesajlar verecek.”
Karagöz ise seyirciyle fısıltı frekansında: “Cumhurbaşkanı’nın ne diyeceğini ve dediklerinin hangi değerde olacağını biliyor. Ama bunlar benim aklımdı, demiyor.”
Akbaşoğlu’nun derdi emekliler: “Giderlerini azaltıcı, gelirlerini artırıcı ve alım gücünü yükseltici yaklaşımı da 2024’te göz önünde bulundurarak bir takım önlemler düşünüyoruz.”
Karagöz, Cumhurbaşkanı’na tercümanlık yapana sırtını dönmüş, seyirciye yine fısıldamakta: “Hacivat, birleşik kaplar deneyi yapıyor. Bir borudaki azalırken, bir borudaki yükseliyormuş. Üç musluklu havuz problemini de önleyecekmiş. Kulak asmayın.”

Elbette Sayın Akbaşoğlu ve benzeri AKP politikacılarının varlığıyla, Hacivat–Karagöz yokluğunu izah iddiasında değiliz. Ramazaniyeliktir niyetimiz.
Hem bakmayın, sözünü ettiğimiz politikacının Sayın Erdoğan’a destek veriyormuş gibi konuştuğuna. Sayın Erdoğan, reklam edilen o mitinglerin yalnız hatibidir.
Ne demişti İstanbul’da düzenledikleri mitingde? “Burada 650 bin kişi var.”
Bu söz ne olacak da tarihe yazılacak? Vakanüvisler neyini ilginç bulacaklar da kaydedecekler. Yarısından çoğu Akbaşoğlu’nun aldattığı emekliler mi diyecekler?
Hal bu ki, ülkemizin siyasi geçmişinde bir “İşte Paşa’m, İstanbul!” örneği vardı. İstanbul, İstanbullu ile ispata durdurulmuştu.
Mitingine katılanları sayan Sayın Erdoğan’a, onları, işte ordalar karşımdalar diye gören Sayın Erdoğan’a, bir AKP’li çıksa, 650 bin 312 kişi diyerek tam sayıyı söylese mesela, hatta işte hakiki İstanbul bu kadar dese, gidenler İsmet Paşa’nın ruhunu yanlarında hissetmezler miydi?
Sayın Erdoğan’ın mitinginde İsmet Paşa yoktu, ama Demirel vardı. Adayının bir rakibi için söylediği, aslında adayının işinin, yani ne yapacağının tarifi olan, “Islığı dağı taşı tuttu. Güttüğü bir keçi” deyimi, sürü ve çoban iddialı Demirel’e tescillidir. Üstelik o, Sayın Erdoğan gibi adayının rakibinin ıslıklı başarısını, “Bir keçi”lik de olsa kabul etmezdi. “Binaenaleyh onlar üç keçiyi güdemezler” derdi.
İsmet Paşa, Taksim Meydanında konuşmuştu; Sayın Erdoğan ise havaalanından bozduğu Millet Bahçesinde, itirazını edeceklere cevabımız yine Demirelcedir.
“Memleket meseleleri bir parkta oturarak halledilseydi, çok büyük bir park yaptırır, hep beraber içinde otururduk.”
Bir yanıt bırakın