Geldiğimiz Yer, Kimin Vaadi yahut Hayali İdi?

KAYDINI TUTMADIK MİLLİ HAFIZAMIZIN

“Mehmet Uysal. Kurtuluş Savaşı gazisiydi. Afyon’dan başladık süpürmeye diyerek başlardı anlatmaya.
Karşısında oturmuş büyük, küçük köy halkına usanmadan anlatırdı yaşadıklarını.
O sırada belindeki “Kemer”ini gösterir; bunu bir Yunan askerinin belinden aldım der, hafiften gülerdi.
Onun o ihtiyar haliyle anlattığı “Yunan mezaliminin fecaatını” dinlemeye yürek dayanmazdı.” (Facebook Mustafa Uysal paylaşımından)

ERİŞİM ENGELİ GETİRDİK, SİLDİK HAFIZA KAYITLARIMIZI

“Son on yılda 35 bin haber erişime engellendi. 30 bin haber silindi ya da kaldırıldı. Bu yılın ilk haftasında 688 habere erişim engeli getirilmiş. Çünkü yolsuzluk, usulsüzlük, siyasetin, yargının para, mafya ile bağlantısı bilinmesin isteniyor. Zincirleme erişim engeliyle karşı karşıyayız.
Bir de bazı haberler için unutulma hakkı çıkarılarak haber ve içerikler yayın ve arşivlerden kaldırılmakta, tamamen yok edilmekte. Bu çok tehlikeli bir durum.
Basın arşivlerinde yer almasında kamu yararı bulunan haberlerin silinmesi, Türkiye’nin yakın tarihinin yok edilmesi demektir.” (CHP Milletvekili Utku Çakırözer’in Meclis konuşmasından. 01.02.2024)

İNGİLİZ PROVOKASYONLARINA TARİHİMİZ DEDİLER

“Lawrence, hatıralarında Şam hastanesini anlatır. Orada yaralı yüzlerce Mehmetçiği maalesef bırakıp gitmişiz. Şam’da şayia çıkmış, karınlarında altın var diye. Karınlarını yarıp altın aramalarını, hatta zavallı köyden gelmiş askerin altın dişlerini nasıl canlı canlı söktüklerini anlatır ve der ki: Bu vahşetin, bu işin neticesinin böyle olacağını tahmin etseydim düşünürdüm bu işi yapmayı, der. Lawrence söylüyor bunu.” (Murat Bardakçı – HaberTürk, Tarihin Arka Odası – 18 Haziran 2023)

YALAN SÖYLEYEN TARİHÇİLER UTANSIN

“Şüyuu vukuundan beter” diye bir deyimimiz var; (Gerçek olmayan bir işin) dilden dile dolaşması, gerçek olmasından daha kötü, daha zararlıdır, manasını verir sözlükler.
Bu deyimle birebir örtüşen bir örnek aradığımızda, Sayın Bardakçı’nın HaberTürk TV kanalında yaptığı bir konuşması da çıkar karşımıza.
Aynı dinde, aynı devlette, aynı topraklarda, aynı şehirlerde, aynı evlerde yüzlerce yıl birlikte yaşadığımız milletleri, kavimleri, insan topluluklarını “Altın arayıcıları” sayanların iftiralarını, altın-mide ilişkisini, –ki okullarda metal zehirlenmesi konusunda okutulur– bir kenara koyun, asıl vahşet, bir İngiliz ajanını merhamet sahibi yapmak ve onu temize çıkarmak için yalanlarını, hakikatmiş gibi sunmaya çalışmaktır.
Anlatılan vahşetin şeddelisi ise, 2020’li yıllarda dahi tarihimizi araştıracak, yazacak, savunacak bilim insanlarımızın olmamasıdır.
Kimin, neleri başardıklarına bir not olsun bu yazımız.

DİYARBAKIR BU MUDUR BAKIŞLARI ‘’BU’’ MUDUR

Ben de yaşadım o çocuğun bugünkü yaşını altmış yol önce; simitçi çocuk olarak. Ezan vaktinde girerdik fırındaki kuyruğa. Tepsi yerinde bizim boynumuza astığımız tabla vardı. Kırk simit satmak hedefimizden bize kalan ise iki buçuk liraydı.
Çarşıyı çevreleyen sokakların, kahvaltılarını çay simitle yapan çocuklarıyla ortaokul ve lise sıralarını paylaştım. Bilmezdi onlar, mahallemizin elektriği olmayan tek sokağında olduğunu evimizin. Petrol lambasının ışığında yarışmaya ya da yetişmeye çalıştığım o arkadaşlarımla umudumuz ortaktı; vatanı, bir de biz kurtaracaktık.

AKP’nin aday kişisine, titrek sesiyle itiraz eden o simitçi çocuğun mahzunluğuna daldığımda, destancı Abdulvahap Kocaman’ı hatırladım.
‘’Sırrımızı yad ellere açmadık,
Candan geçtik bu vatandan geçmedik,
Kurşunlardan, süngülerden kaçmadık,
Göğsümüzü gere gere kurtardık!’’
1973 seçimlerinin mitinglerini Taksim Meydanında yapardı partiler. İçinde Devlet Bahçeli’nin henüz olmadığı o yılların MHP’si, Unkapanı Köprüsü üstünden iki öküze çektirip getirdikleri kağnı arabası ve Türkmen kıyafetli bir avuç gençle önü renklenen kürsüye Destancı Abdulvahap Kocaman’ı çıkartmış ve bu vatanı nasıl kurtardığımızı, bir kıtasını aldığımız şiiriyle anlattırmıştı.
Günümüzün Devlet Bahçeli’li MHP’si ise, “Çay-simit hesabı” yapa yapa gelen ve BOP Eşbaşkanı da olan Sayın Erdoğan ve partisi AKP ile ittifakçılığı “Askılara ekmek” çıkarta çıkarta kurtardı ve seçimleri de hep kurtardı.
Başının üstünde taşıdığı tepsideki bütün simitleri 100 lirasına karşılık isteyen AKP’nin adayına,
“Abi, yüz liraya simit gelmiyor ki” muhasebesiyle itiraz eden o mahzun simitçi çocuğu yazıyoruz.
AKP’nin Diyarbakır adayı diye haber sitelerinde tanıtılan kişi, karşılayıcılarının öpme yarışından daralınca, biraz nefeslenmek için yanında duran başı simit tepsili çocuğu bahane eder.
“Yav sizi öpmeden ben buna para vereyim; az bir şey. Dur dur oğlum, bak bir dakka. Sen simiti dağıt. Hadi oğlum dağıt.”
Göstere göstere koyun cebinden cüzdanını çıkaran AKP’nin aday kişisinin müsaade isterken “Az bir şey” diye vurguladığı mavi renkli 100 lirayı, az veren candan deyimine sığınır gibi uzatması da göstere, gösteredir.
AKP adayının kendisinden ve öpüştüklerinden ve adaylığından ve 100 lirasından çok daha önemli olan, simitçi çocuğu, önemli değil hesapcılığıyla “Bu” diye anlatmasıdır.
“Ben buna para vereyim.”
“Dur dur oğlum, bak bir dakka.”
“Sen simiti dağıt, hadi oğlum dağıt!”

AKP Diyarbakır adayının, simitçi çocuğa “Oğlum” hitabının, onu, ailesine kattığının ya da ailesinden saydığının göstergesi olmadığını, kucaklayıcılarının gülüşmelerinden ve doğrudan “Beğen misen” suçlamasından anlamak mümkün.
Simitçi çocuk, simitlerinin tutarının 100 liradan fazla olduğunu, saygı çerçevesi içinde söylüyor.
“Abi! 100 liraya simit gelmiyor ki.”
Lakin AKP adayının simit fiyatından haberi olmadığı gibi tepside kaç simit olduğunu tahmin gücü de yoktur.
“Ha, 100 beğen misen, beğen misen?”

Sayın Erdoğan deprem bölgesine vardığında, orda olmaları ayarlı her çocuğa net 200 lira vermesinin, o bölgelerde oy patlaması yaptırdığından da bilgili değil söz konusu ettiğimiz AKP Diyarbakır adayı. Yahut yaşanan ekonomik krizin icabı böyle. Neye sayılırsa artık.

AKP adayını karşılayanların, her internet sitesine konan ve yaşantılarının aynası olan o görüntülerde, “Dur, sayın adayımız! Simitlerin bedelini biz ödeyelim” dememeleri ve koro oluşturarak çocuğa gülmeleri, AKP’nin akredite yazarlarına “Biz bu hale nasıl geldik” diye sordursa da acıdır, sordurmasa da acıdır!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*