Vatan yahut İstiklal Marşı’mız

“Ben İstiklâl Marşı’mızı okutarak İslâmiyeti anlatabilirim veya anlatırım” gibi bir cümle ile hatırlarım ilkin, rahmetli Mahir İz Hocamızı. Mustafa Özdamar ağabeyle sohbetlerimizden aklımda kalmış olmalı.

“ Fenerbahçe– Galatasaray–Süper Kupa–Suudi Arabistan” kelimelerinin çok geçtiği cümlelerle yapılmış haberler duyduk geçen hafta. Muhtevasında o cümlelerin, İstiklâl Marşı’mız vardı, Atatürk vardı.

Yeri, zamanı, organizasyonu, önü, arkası hakkında hiç yorum yapmadan ve futbol alâkalı kanaat serdetmeden, milli hassasiyetimiz Atatürk ve İstiklâl Marşı’mızın sevgi seline, andığım iki özel isim üzerinden katılmak istiyorum.

Kırk Kandil yayınlarının “Mahir İz Hoca” kitabından yararlanıyoruz. Yazan Mustafa Özdamar.

“– Mahir Hoca o yılları anlatırken şunu söyledi bize: ‘Ben İstiklâl Marşı’nı anlatırken, o devrin, dine diyânete, millete milliyete, ahlâka âdâba aykırı düşen durumlarını ve dolayısıyla çocuklara verilmesi gereken din diyanet, millet milliyet terbiyesini İstiklâl Marşı içinde işleyerek verirdim. O devrin müfredatı bu değerleri vermeye müsait değildi!’

 Mahir Hoca için İstiklâl Marşı, bir mânâda, bütün kültürümüzün ortaya dökülmesine fırsat veren değişmez metindi. Onun için her yerde, her şeye İstiklâl Marşıyla başlar, onun kardeşi olan da Çanakkale Şehitleri… Her ikisini de pek güzel okur ve çok güzel açıklardı. Dolayısıyla Hoca, İstiklâl Marşıyla Çanakkale’yi ömrünün sonuna kadar her yerde, her vesileyle okumuş, açıklamış, anlatmıştır. Bu iki şiir, hürriyetin, istiklâlin kıymetini verdiği kadar, bütün dinî ve millî duyguların anlatılmasına vesile olan manzumelerdir.”

Doç. Dr. Mustafa Uzun böyle anlatırken Mahir İz Hocanın İstiklâl Marşı’yla eğitimini, M. Uğur Derman da 1950 yılından, Haydarpaşa Lisesi’nden ses veriyor:

“‘Hocamızı İsteriz! Mahir Bey’i isteriz!’ diye bağrıştılar. İdârecilerin de ricâsıyle, koridorlarda rastladığımız o beşuş çehreli zât yerini aldı ve İstiklâl Marşı’mızı inşad etmeye başladı. Aman Yâ Rabbi! O ne çağlayıştı, lisenin büyük orta avlusunu ne gür ve erkekçesine dolduran bir okuyuştu… Kulaklarımda Ezân’dan sonra en çok yeri olan bu millî şâheseri, hem de ezbere bildiğim hâlde, o güne kadar meğer ben hiç anlamamışım! Sanki Âkif merhum, şiirini henüz yazmıştı; adının Mâhir İz olduğunu öğrendiğim bu heyecan dolu edebiyat hocası da ilk defâ bize tâlim ediyordu… Bir uğultu, bir alkış tufanı… Bunun üzerine –galiba– ‘Çanakkale Şehitlerine’ de aynı coşkun edâ ile okundu. İşte, rahmetli Hoca’yı ben böyle bir sahne içinde tanıdım ve ona kalben bağlandım.”

Geçtiğimiz asrın siyaset sahnelerinde “Buhran” adıyla anılırdı bugünkü “Kriz”. Çözümü ertelenen krizler için “Buhran buzdolabına kondu” denirdi mesela.

Sözlüklerde “Buhran, bunalım” manalarıyla açıklanan “Kriz” kelimesi medyada çok yer kaplayınca, bu yazı çıktı bizim de kalemimizden. Hatırlanmaya hak eden insanlarımıza dualarımızla.

‘’ALTI DA BİR, ÜSTÜ DE BİR’’ DEĞİLDİR KÖPRÜNÜN

“Köprünün üstünde eylem yapılırken, köprünün altından İsrail’e yardım taşıyan gemiler gidiyorsa…

İsrail’e kimin gemilerinin gittiğini dünya alem biliyor. İsrail’e gemiler dolusu destek gönderirken, Filistin için miting yapmak alaydan başka bir şey değildir.” ( Saadet Partisi Hatay Milletvekili Doç. Dr. Necmettin Çalışkan’ın Fox TV konuşmasından.)

“Köprü altı çocukları” romanlarıyla ünlü eski Galata Köprüsü’nü yenileyenler, Yeni Cami ve Yeraltı Camii arasında olmasına rağmen, turizm ruhsatlı meyhanelerle altını dolduranlar miting yaptılar üstünde.

300’den biraz fazla STK katılımıyla düzenlenmiş Bilal Erdoğan’ın hatip olduğu köprü mitingi. El üstünde tutulan STK’lar olmadığı için, (eller dolu olduğundan)  “Köprü üstünde tutulan STK’lar” tanımı mı kalsın istendi geriye tarih sayfalarında.

Zamanın değişimini “Köprünün altından çok sular aktı” deyimiyle anlatan insanlar, ‘’AKP iktidarında Köprünün altından İsrail’e çok gemiler geçti” demeye mi yönlendirildiler acaba?

“’Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek zorundayız. İktidar bize verilince çalışıp güçleneceğiz ve zamanı gelince de Amerika’ya diz çöktüreceğiz’ şeklinde bir kahramanlık senaryosu ile” geldiklerini anlatmış Ekrem Şama, Millî Gazete’mizin 2024 yılının ilk Ocak gününde; “Ayıya karşı ölü taklidi” başlığındaki yazısında.

“AKP bunca yıl ‘Köprü ve dayı güzellemeleri’ eşliğinde güçlenme hayalini pompalayarak ama güçlenme vasıtalarını da hep ihmal ederek, önleyerek, yıkarak kaynak israfları ile oyalandı ve bugünlere gelindi” de diyor yazısının bir diğer paragrafında Ekrem Şama ağabey.

Deli Dumrul’a “Dayı” demeden köprü geçen insanları, dayı deme talimine sokanların, köprü varsa mutlaka bir “Ayı” vardır kabulünde olmalarını, çok güzel anlatmış.

Yaşadığımız bu günleri Millî Gazete’mizdeki yazılarıyla özetleyen ve tarihin kaydına aldıran bir diğer Ekrem Şama yazısına geçmeden önce, bir AKP’li yazarın kanaatlerinin de bilinmesini isteyeceğiz.

“Cumhurbaşkanımız Erdoğan dönemiyle birlikte MİT’in özde de millilik süreci başlamıştır” paragrafını Salih Tuna’nın Sabah Gazetesi’ndeki 04 Ocak 2024 tarihli ve “Nereden nereye” başlıklı yazısından aldık.

Yanlış ve hatalı aktarıldığına inandığımız bir Fuat Doğu anlatımı tekrar kullanılarak, bir milli kurum, öncesi ve sonrası tanımlarına sokuluyor yine.

Sabah yazarı Salih Tuna’nın bahis mevzuu ettiğimiz yazısının son iki paragrafını da alıyoruz buraya.

“Şayet Erdoğan dönemi olmasaydı veya HAMAS’a ‘terör örgütü’ diyen Özel CHP’si iktidarda olsaydı, MOSSAD’a operasyon yapmak söz konusu olamazdı.

Tam aksine, MİT (eski günlerdeki gibi) MOSSAD’la işbirliği içinde Gazze’deki soykırımı protesto edenlere kuvvetle muhtemel operasyon düzenlerdi.”

Köprü üstü mitingcilerine, son kelimeleriyle hangi badireden kurtulduklarının müjdesini veren sayın yazar, milletvekili Sayın Çalışkan’ın anlattığı, o köprünün altıdan geçen gemilerden hiç bahsetmiyor.

“İsrail”e kimin gemilerinin gittiğini dünya alem biliyor” demişti ya milletvekilimiz Necmettin Çalışkan; belki de bu yüzdendir o kısımlarda dolaşmaması.

Ekrem Şama ağabeyin yazısına gelmeden önce, “Yassıada”daki bir duruşma gününü hatırlamamızın tam vaktidir.

AP milletvekillerinden Kamran İnan’ın babası Selahaddin İnan, Yassıada’da diğer DP milletvekilleri gibi Savcı Egesel tarafından Tahkikat Komisyonu Kanununa evet demekle suçlanır.

Savunması sorulduğunda, bahsedilen kanun oylanırken Avrupa’da tedavi gördüğünü anlatan DP milletvekiline, Savcı Egesel hemen itiraz eder: burada olsaydın sen de evet diyecektin.

Suçlamasında, sürekli “Bir de şeyh geçinirsin” tacizini yapan savcıya karşı, mahkeme heyetine dönen maznunun “Şeyhlik bende, keramet savcıda” nüktesi,  kahkahalarla yıkar salonu. Hakim Başol dinleyicileri susturur ve o duruşmadan sonra gülmek yasaklanır.

“Acaba Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı olsaydı, Karamollaoğlu da yardımcısı olarak göreve gelseydi, yine İsrail bu kadar kudurmaya kalksaydı, Türkiye neler yapabilirdi?

Diplomatik ilişkiler devam eder miydi? Askeri ilişkiler devam edebilir miydi?

Ticaret adı altında yüzlerce uçak, yüzlerce gemi, binlerce TIR yükü olarak İsrail’e destek olup, ikmal malzemeleri götürebilir miydi?”

04 Aralık 2023 tarihli “Çalışmak ve çatışmak” başlıklı yazısından da bu satırları aldık Ekrem Şama ağabeyin.

Savcı Egesel mantıklı insanlarımızla yaşadığımız bu günleri, gelecek kuşaklar  böyle öğreneceklerdir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*