Adı, İyiki Bekri Değil

AKLINDAKİ DÜŞMÜŞ DİLİNE

Tek TRT televizyonumuzun olduğu ve orada da mizah programlarının yayımlandığı geçen asrın günlerinden bir skeç hatırlıyorum.

Müjdat Gezen’in oyununa, Halit Kıvanç destek veriyordu. Futbol dünyamızda moda olan bir Yugoslav teknik direktörü canlandıran Müjdat Gezen, diğer sahnede tercümanı rolündeydi. Yugoslavcaya benzeterek konuşan teknik direktörün ne dediğini, Halit Kıvanç’ın ne dedi diye sorduğu tercüman Müjdat Gezen şöyle cevaplamıştı: Hoca, çok kesin konuştu. İki takımdan biri şampiyon olacak dedi.

Yeni ve bizim olduğu iktidarca iddia edilen ve henüz ve hâlâ içinde yaşadığımız yüzyılda yok edilen mizahımızı, Adalet Bakanı Sayın Bekir Bozdağ’ın canlandırmaya çalıştığını okuduğumda hatırladım, yukarıda anlattığım olayı. Aynen şunları söylemiş Sayın Bozdağ: “14 Mayıs’ın akşamı Türkiye’de iki fotoğraftan biriyle karşılaşılır. Ya şampanya patlatıp bunu sabaha kadar kutlayanlar olacak, ya da temiz alnını şükür için secdeye koyup Rabbine hamdedenler olacak.”

Mukallit Yugoslav teknik direktör paralelinde söylersek, biz de Sayın Bozdağ kesin konuşmuş diyebiliriz.

14 Mayıs’ın akşamında iki fotoğraf olacakmış.

Şampanya patlatıp sabaha kadar kutlayanlar… Sayın Bozdağ’a göre birinci fotoğraf böyle.

Şampanyanın ne olduğu ve onun patlatılması fiili, bu ülkede ne kadar bilinir? Ülke insanlarının tümü üstünden değil, sadece AKP’li saydıklarını baz alarak soralım Sayın Bozdağ’a: Bugüne kadar demeyeceğiz, AKP’li olduğun günden beri, nerelerde ve nasıl karşılaştın, tanık oldun şampanya patlatma eylemine?

Sayın Bozdağ’ın iddiasını canlı tutacak kayda değer insan sayısının olduğunu söylemek, hem bu ülke insanlarını tanımamaktır, hem de iftiradır. Hükümetin, şampanya üretimini ve tüketimini takipten de sorumlu bakanıysa Sayın Bozdağ, bu da açıklanmalıdır.

“Şampanya patlatıp sabaha kadar kutlayacaklar”dan kaç tanesini iktidara gelirken devralmıştınız; 22 yıllık iktidarınızda sayılarını kaç katına çıkardınız? Sorusuna da muhataptır Sayın Bozdağ. Bu da açıklanmalıdır.

“Temiz alnını şükür için secdeye koyup Rabbine hamdedenler…”

Sayın Bozdağ’ın ikinci fotoğraf hayali de bu.

Sayın Erdoğan eline bir seccade alıp, şükür namazı vaazı vermeseydi bir toplantıda, Sayın Bozdağ Çanakkale şiirinden çağrışımlı böyle bir cümle kuramazdı. Bu da bizim kanaatimizdir.

 İlk şıkta söylediğimiz bu ülkenin insanlarını tanımıyor iddiamız, burada da geçerlidir. Zira bu ülkenin insanları, Rabbine hamdetmek için özel gün beklemez, günde beş vakit secdeye kapanır ve hamdeder.

Sayın Bozdağ’ın, yandaş medyasından desteksiz kalmasını ve kendisinin bir yabancı gazeteden “Washington’dan Berlin’e” haberini okuduktan sonra böyle konuştum dediği savunmasını boş geçerek, bu ülkenin inanmış insanlarını üzen savrulmuşluğuna ve kültürünü hazmetmemişliğine dikkatleri çekmek istiyoruz.

Varlıklarını Sayın Bozdağ’ın abarttığı kadar kabul etmesek de, şampanya patlatıcılarını, secdeye varan insanlardan önce anmasını, duyurmasını, saymasını, ilanını kabul etmiyor ve şiddetle reddediyoruz!

AKP Bakanı Sayın Bozdağ mizah yaparsa, böyle yapar.

MEFTA OLMASINI İSTEDİKLERİNDEN ÖĞRENİYORLAR

“İzah mı, itiraf mı, müjde mi, kabahat kimde mi?” Başlığı altında geçen hafta birkaç cümle yazmıştık; sayın Erdoğan’ın “Mülakatı kaldıracağım” demesinin, yandaş basında, gençliğe müjde olarak sunulmasını konu ederek.

Müjdeci gazetecilerden bir tanesi, üçyüzaltmışbeş gün çarpı yirmi iki senede, neden bir tek yazı yazamadı/yazmadı kamuya mülakatlarla işe alma konusunda muhalif olarak? Düşünce çoraklığı mıydı yazmama sebepleri, yoksa cesaret adı verilen yeteneklerden mi nasipsizdiler? Raporları daha yazılmadığından biz de bilmiyoruz.

Muhalefetin, “Mülakatları kaldıracağız” vaadiyle de öne geçmesi Sayın Erdoğan’a, böyle paralel bir demeç verdiriyorsa, yazık değil mi onca danışmana ödenen maaşlara, ikramiyelere, ikramlara. Gerçi konumuz, onlar değil, medya elemanlarıydı ama.

Önce Sayın Kılıçdaroğlu’nun, sonra da Sayın Erdoğan’ın mülakatları kaldırma vaadlerinden bir yazı konusu çıkarsa çıkarsa Sabahçı Engin Ardıç çıkarır ve şöyle yazar: “Bay Kemal’in mülakatları kaldırma vaadini kimden arakladığını böylece öğrendik.” Gibi bir tez gelişiyordu ki düşünce dünyamda, Sabah sitesinde yazıları yoktu. Rahatsızlandığını öğrendik. Bu bahaneyle geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

22 yıldır sürdürülen mülakatla işe alma icraatlı bir iktidar zamanında, mağduriyetlerin, kıyımların, vicdani değerlendirme eksikliklerinin konu edildiği anlatımlar yapılmıyorsa, fıkralar üretilmiyorsa, “Sokaklar ortadan kalkmıyorsa”,  o ülkede yaşayanların mizah damarları kurumuş demektir. Ve seçim vakti de gelmiş demektir. Sayın Erdoğan’ın da öğrenci olduğu ve bizim olmayan eski asırda yaşanmış  iki efsane  fıkrayı nakledelim; şimdi sırasını gelmiş sayarak.

Mahal Erzurum şehri. Zaman, merhum Demirel’in MC hükümetleri günleri.

Kars Kapısı’nda görevlendirilen çocuklar, mülakata tabi tutuyorlar gelenleri. Dur, söyle, geç emirleri havadayken, vatansever bir yeni yetme seslenir karargahının tarafına: “Başkanım! İslam’ın şartı kaç dedim, beş dedi. Şimdi ben bunu ne yapayım?”

İkinci fıkramızın ise hiç uydurulmuş olma şansı yok. Yazılı imtihan da yapan bir kurumun mülakatlarında yaşandığının hem şahitleri vardı, hem de o soru bilinmeliydi canım, savunmasındakileri görmüş, tanımıştık.

Mülakat heyetinin, adaya, yazılı imtihandan çok yüksek puan almışsınız, aferin gibi moral desteğinden sonra sordukları soru şu: “1917 tarihi size neyi, hangi olayı hatırlatıyor? 1917 tarihini duyduğunuzda dilinizin ucuna gelen cevap nedir.”

Herkesin bildiği 1917’de Rusya”da komünist ihtilal olmuştur, cevabı değildir mülakat heyetinin istediği. Aday, komünizm kötü bir ideolojidir, çok mazlumların kanını dökmüştür gibi cümlelerle fikriyatını belli etme imkanı bulmuş şanslılardan saysa da kendini, imtihanı kazanamaz.

Sebebi her öğrenenin, aday genç kadar olmasa da hayret travması yaşadığı cevap şudur: 1917, Başbuğ Sayın Alparslan Türkeş’in doğum tarihidir.

BAŞKASINI İSTEMEM BENİM GÖZÜM SENDE

Ara sıra arkadaşlarım geliyor, yahut bulundukları yere çağırırlarsa ben gidiyorum. Arkadaşlarım… Gençlik günlerimizden kalan; mitinglerde bağırdığımız, okul yollarında ve camii avlularında vurulanlarımıza ağladığımız arkadaşlarım. Allah hepsine sağlık, sıhhat versin, dualarını ettiğimiz ve fakat son yıllarda azalan arkadaşlarım.

Sayın Erdoğan gibi adetleri, taneleri, türleri, miktarları diyemem ben onlardan bahsederken; start yerimiz bir olsa da.

Azalmak, Yahya Kemal mısraında anlatılanla, (“Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor”) ilgili değil. Hep sabit kalan siyasi adresime bakışları ve yorumlarıdır tükenişlerine hüznümün kaynağı. Artık ben de hayret etmiyorum, yaş almalarının ötesindeki değişmelerine, gelişmelerine, genişlemelerine, iyileşmelerine, irileşmelerine ve hatta uzaktan bakıp gülüşmelerine… Hâlâ yazıyor musun, neler yazıyorsun soruları ise, çoktan önemsizleşti benim için. Hiçbir şey okumadıklarını iktidara ayarlandıklarında öğrenmiştim.

Sosyal medyada paylaşılan bir resim var. Saadet PartisiGenel Merkezine asılmış iki fotoğraf. Genel başkanımız Temel Karamollaoğlu ve yanında Cumhurbaşkanı adayımız Kemal Kılıçdaroğlu’nun ressam elinden yansıyan emekleri. Resmin birini kaldırma hileleri de değil itiraz noktam. Alışkanlıkları o yöne kaymış. Ara sıra arkadaşlarım geliyor, dedim ya. İşte onlardan biri, yurdun kütüphanesinde, mescidinde, kantininde, koridorlarında, sohbet odalarında aynı havayı soluduğumuz ve her başarısından haberdar olup sevindiğim bir arkadaşım geldi ve dedi ki: Partinizin binasına Kemal Kılıçdaroğlu’nun resminin asılmasından rahatsız olmuyor musun?

Partinizin derken, taşıdığı kibir yükünü farkettirmesini, durduğu ve baktığı yeri sorgulamam, zaman kaybı olur. Kendini hep haklı sayan bir insanı, o kadar yıllık bir geçmişimize rağmen iknaya çalışmanın zorluğunu da bilirim.

Caddelerin kenarlarındaki bilboardlara yirmi iki yılın her günü yapıştırılan ve sayısının ülkemizin nüfusundan fazla olduğunu sandığım Sayın Erdoğan resimlerinden; bakabildiğin TV zamanlarının en az bir saatini görüntü ve konuşmalarıyla işgal etmesinden hiç rahatsız olmadın da, bizim astığımız ve kendimizi doğrudan anlattığımız bir resimden mi işkillendin, psikolojin bozuldu? Bir o resim mi kaldı hafızanda?

Beni dinlemeye dursaydı, kendine dinleme fırsatı verseydi, bunları diyecek ve doktor arkadaşlarımızla görüşmesini tavsiye edecektim.

Zaman böyle geçiyor 14 Mayıs yaklaşırken.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*